|
ÖNSÖZ İnsanlar kabiliyetlerine göre eylemlerde bulunurlar. Bunun için de her eylemde mahir olmak, yani sanatkar olmak gerekir. Sanat ise; sanat ruhu ve uzun tecrübe ile elde edilir. Bu eseri hazırlamaktaki gayem; 1. Yazmak istediğim bazı eserleri noksansız yazabilmek için yazı yazma sanatını geliştirmek, görüş ve fikirleri bir kitap halinde toplamak. 2. Birinci amacıma varabilmem için kendi atalarımın tarihçesini ve çeşitli yönlerini kapsayan bir eseri gelecek kuşaklarımıza bırakmaktır. Dolayısıyla, bu eseri iki bölümde tamamladım. a. Keleş oğulları tarihi ve kişilikleri, b. Gelecek kuşaklarımıza öğütlerim. İNSAN:Dünyamız ve uzayda bulunan canlı-cansız tüm varlıkların en mükemmeli olarak TANRI tarafından yaratılmıştır. Uzayda küçücük bir varlık olan dünyamız, insanlar için imtihan alanıdır. İlk insan Adem atanın yaratıldığı günden bu güne kadar bu alanda, milyarlarca insan gelmiş, geçmiştir. Bu milyarlarca insandan ancak yüzleri veya binleri geriye kalanlar tarafından anılabilmektedir. Bu demek oluyor ki, geriye kalan milyarlarca insan, insanlığa hizmet edememiş ve dolayısıyla unutulmuşlardır. TANRI’ nın yarattığı insan, insanlığa DOĞRU YOLDAN DAHA ÇOK HİZMET EDEBİLEN’ dir. Acizane bendeniz de 20. yy. sonlarında hala kör taassubun içinde yüzen oymağıma ışık tutar ümidiyle bu eseri yazmaya karar verdim. Birazcık olsun faydalanan olursa ne mutlu bana. 20 Ocak 1970 Ali KELEŞOĞLU Adres : Cumhuriyet Cad. Keleş oğlu Sokak KELEŞOĞULLARININ TARİHİ VE KİŞİLİKLERİ Keleş oğulları ile ilgili tarihi bilgileri, babam, dedesi Hacı İbrahim Efendi’den ve Hacı İbrahim’in amcası Süleyman’ın kızı Cemile Hala’dan araştırma suretiyle öğrenmiştir. Keleş oğlu soyadı, KELEŞ DEDE’ den gelmektedir. KELEŞ DEDE ise; Rakka’da (Irak’ta, Hakkari’ye yakındır) yaşayan atalarımızın yedi oğlundan birisidir. Rivayete göre; yedi kardeşler, Rakka’da başka bir kabile ile savaşmışlar, neticede kardeşi Rakka’dan Zigana Dağları’na sürgün göndererek orada Trabzon-İran Kervan Yolu boyunca ayrı ayrı yerleşmişlerdir. Kardeşlerin hiç birinin esas ismi bilinmemekle beraber lakapları zamanımıza kadar: Keleş, Memiş, Kibar, İslam, Huti , Muti ve Öksüz şeklinde gelmiştir. Bu isimler belki de kardeşlerin esas isimleridir. Her biri Rize – Erzurum arasında dağınık vaziyette yerleşmişlerdir. Keleş, Memiş, Huti ve Mut oğulları, o zaman Atina diye anılan Rize’nin Pazar Kazası’na bağlı yaylalarda, dere boylarında yerleşmişlerdir. Uzun müddet bu dere boylarında yaşamışlar, önce İkiz dere, sonra Zuha Deresi, daha sonra şimdiki Salen Köyü’ne yerleşmişlerdir. Hatta Salen Köyü’nü kendileri kurmuşlardır. Salen Köyüne yerleşenler; Keleş, Memiş ve diğerlerinin torunlarından bazılarıdır. Diğerlerinin nerelere gittiği, hangi isim altında türedikleri bizce meçhuldür. Ne var ki, bugün Doğu Karadeniz’in hemen hemen her ilinde, ilçesinde ve köylerinde Keleş oğulları (Keleş, Öztürk, Gülşenoğlu, Gülşen, Yıldırım, Aygün, Aybar) soy adlarıyla yaşayan bir çok kabilenin mevcut olduğudur. Yukarıda parantez içindeki soy adlarının hepsinin de Keleş soyundan geldiğini ileride anlatacağız. KELEŞ DEDE’nin “Keleş” unvanını alışı şöyle rivayet edile gelmiştir: Trabzon-İran Kervan Yolu üzerinde yerleşmiş olan bu dedemiz, yıllar boyunca yoldan geçen kervan yolcularını konağına davet eder, nesi var, nesi yok ise yolculara ikram edermiş. Gelmeyen, ikramını kabul etmeyenleri, çeşitli tavırlarıyla mecbur eder, muhakkak ikramda bulunurmuş. Cömertçe davranışlarından dolayı kendisine, o devrin anlamına göre KELEŞ demişler. Yani, o zaman bu kelime, çok cömert, bol ikramda bulunan anlamında kullanılıyormuş. (bugünkü anlamıyla keleş; “güzel, yakışıklı” demektir.) Ardeşen İlçesine bağlı olan Salen Köyünde Keleş oğullarının ocağı halen durmaktadır. Dedemin dedesinin dedesi olan İsmail’in dikmiş olduğu ağaçların halen canlılığını muhafaza etmekte olduğu, gidip görenler tarafından söylenir. Elimdeki secereye göre, Salen Köyündeki ocağı İsmail Dedenin kurmuş olduğu anlaşılıyor. İsmail’den öncekilerin Zuha’da uzun müddet kaldıkları, Zuha’ya da İkiz dere’den geldikleri söylenegelmektedir. Fakat İkiz dere ve Zuha da yaşanan döneme ait hiçbir bilgimiz yoktur. Elimizdeki secere, dedemin dedesinin dedesi olan İsmail Efendi’ye kadar gitmektedir. Daha öncesi bize göre rivayetten öteye gitmemektedir. Rize tarafında halen Gülşenoğlu soyadıyla yaşayanlar, öz-be öz Keleşoğlu’durlar. Çünkü Arapça yazıda, Keleş ile Gülşen kelimeleri aynı harflerle yazılıyor. Soyadı Kanunu çıktığı zaman memur, zabıtlardaki Keleş kelimesini Gülşen olarak okumuş ve Türkçe’ye de öyle geçmiş. Dolayısıyla orada kalan Keleş oğulları Gülşenoğlu soyadıyla kalmışlar. Salen Köyü’ne gelmeden önce yaşadıkları Zuha veya İkiz dere’de iken (hangisinde olduğu kesin olarak bilinmiyor) dört kardeşten ikisi gurbete çıkmışlar. Gurbete çıkış nedenleri de kesin olarak bilinmiyor. Bu iki kardeşten biri geri dönmüş, diğeri dönmemiş. Dönmeyene ait hiçbir haber alınamamış, fakat dönmeyenin siması ve şahsiyeti, nesilden nesile anlatıla anlatıla tanıtılıyormuş. Bilahare Dedemin Babası Hacı İbrahim Efendi, kaybolan amcanın torunlarından Ali Ağa ile tanışmış ve mesele aydınlatılmış. Şöyle ki: kaybolan kardeş o zaman küçük bir köy olan Ordu’da bir ağanın himayesine sığınmış, ağanın kızıyla evlenip orada töremiş, soyunu araştırmaya lüzum görmemiş veya o zaman imkanları müsait değilmiş. Ordu’da yerleşip töre yen bu amcamızın torunlarından Hacı Hattat, Ordu Köyü’nü İlçe yaparak ilk Kaymakamlığını da kendisi üstlenmiştir. Ordu’da yerleşen amcamızın adını bilmiyoruz. Biz Salen’e gelmeden önce Zuha’da iken kayıp olacak ki, Ordu’da kalabalık bir kabile haline gelmişler, her şeyiyle Ordu havalisinin örf ve adetleri ile bütün törelerine kaynaşmış, benimsemiş olarak yetişmişlerdir. Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra (1877-7878) her ne sebeple ise; Ordu’daki Keleş oğulları’ndan Ali Ağa, göç ederek Cumayeri – Düzce çevresindeki Kırk harman veya Harman kaya (övezbeli) Köyü’ne gelerek yerleşmişlerdir. Ali Ağa’nın 12 oğlu olmuş ve hepsinin de ayrı ayrı töre meleri çoğalmıştır. Dedemin Babası, Ali Ağa’dan beş-on sene sonra Salen’den gelip Akçakoca’nın (Düzce) Yenice Köyü’nü kurarak yerleşmiş, Dedem Gül Ali Yenice’den Kadife Kale’ye (Hendek) giderek orada yerleşmiş, dolayısıyla Kadife’den Yenice’ye sık sık yaya olarak gidip gelirlermiş. Yaya yolu, ali Ağa’nın köyünden geçermiş, bir vakit Gül Ali, babasının amcasının kızı Cemile Hala ile Yenice’den Kadife’ye giderken her nasıl olmuşsa geceyi yolda geçirmeleri gerekmiş, en yakın köye varıp misafir olacak yer aramışlar. Bunları bir eve getirmişler, Dedem ve Cemile Hala evde otururlarken Cemile Hala, dışarıdan bir ihtiyarı eve doğru gelirken görmüş, hemen dedemin kulağına “ oğul bu gelen adam bizim kaybolan amcamıza çok benziyor” demiş, ihtiyar eve girmiş, misafirlerini görünce onun da içinde bir sıcaklık duygusu hasıl olmuş, bir an bakakalmışlar… Dışarıdan gelen ihtiyar ali Ağa imiş. Ev de onun eviymiş. Misafirlerini hoşladıktan sonra birbirlerinin kökenini incelemeye başlamışlar. Ali Ağa kökünün Atina’dan kaçak olarak gelip Ordu civarında, şurada burada çalışıp oyalanırken, bulundukları yörenin ağası tarafından himaye edilip ve nihayet ağanın kızı ile evlenen birinin töremesi olduklarını, bu Atinalıların lakabının Keleş oğlu olduğunu anlatmış. Ali Ağa’nın anlattıklarını dinleyen Cemile Hala (çok yaşlı imiş) göz yaşları arasında Ali Ağa’nın anlattığı dedesinin, kendi dedelerinden kayıp olan şahsın olduğunu anlatmış ve tekrar ağlaşarak kucaklaşmışlar. Ordu’da yerleşen bu amca, bize Cemile Hala’dan anlatılmış olduğuna göre, herhalde (secereye göre) Cemile Hala’nın dedesi olan İsmail Efendi’nin ya kardeşlerinden, ya da bunların çocuklarından biri olması muhtemeldir. Bizde bulunan secerede, İsmail tek olarak ele alınmıştır. İsmail’in kardeşlerinin olup olmadığını bilmediğimiz için böyle tahmin ediyoruz. Eğer Ordu’da yerleşen İsmail’in amcalarından biri ise, ki yine Cemile Hala’nın dediği doğrudur, çünkü dedesinin amcasını tanıması mümkündür. Ali Ağa’nın yalnız an iki oğlu olduğunu yazmıştık. Bugün Ali Ağa ve oğullarının töremesi yüz hanenin üzerindedir. Cuma yeri ve çevre köylerinde 40-50 hane, Hendek’e (Sakarya) bağlı bir mahallede 8-10 hane, Karasu’ya (Sakarya) bağlı bir köyde 30-40 hane olarak dağılmış ve töremişlerdir. Ali Ağa’nın 12 oğlundan Hafız Osman ile Haşim Pehlivan’ı tanıdım. Sima olarak tamamen babam ve amcalarımın aynısı. Vücut yapıları bakımından da, karakterleri bakımından da aynı olduklarını bizzat tespit etmiş oldum. Ali Ağa’nın oğulları ve torunlarından bir çoğu, güreş sporunda isim yapmışlardır. Haşim Keleş oğlu, Kırk pınar’da Türkiye Şampiyonu olmuştur. Haşim amca’nın çocuklarından da minder güreşinde ilerleyenler olmuştur. Haşim Keleş oğlu’nun yaptığı incelemeye göre; çocukluğu zamanında köylerinde hocalık yapan Molla İbrahim Efendi varmış. Bu, Ordu Kaymakamı Hacı Hattat’ın yeğeni olduğunu söylemiş. Ayrıca İstanbul’da Doktor Ömer Vasfi Aybar’ın da amcazadesi olduğunu anlatmış. Haşim Amca bizzat Ömer Vasfi Aybar ile görüşmüş, Vasfi Bey, kendilerinin keleş oğlu olduklarını, fakat soy adlarını Aybar olarak değiştirdiklerini söylemiş. Haşim Amca’nın tavsiyesi üzerine Hendek’in Soğuksu Kurt Köyündeki Keleş oğullarından Ali Keleş Amca ile tanıştım. Tüm özellikleriyle bizim büyüklerimizin aynısı olduğunu gördüm. O köyde on hane kadar varlar. Bunların da bir kısmı soyadlarını Aygün olarak değiştirmişler. Buradaki Keleş oğulları, Sürmene’nin Cimla Köyünden gelmişler. Sürmene’ye Rize tarafından geldiklerini Ali Keleş Amca’nın 105 yaşında bir amcası varmış, o anlatmış. Bu asırlık Keleş Amca’nın anlattıklarına göre, Keleş oğullarının, daha doğrusu Keleş oğlu olabilmek için şu özelliklerin olması gerekirmiş. 1- Bedenden iri-yarı olmak, 2- Kırmızı çehreli olmak, 3- Çoğunlukla çakır veya mavi gözlü olmak, 4- Çok evli olmak, 5- Ayak parmak aralarının kaşınır olup, akması gibi özellikleridir Yukarıda sayılan özellikler, Cumayeri’ndeki Ali Ağa’nın töremesinde ve bizim töremede (bilhassa yaşlılarda) aynen mevcuttur. Bu ana kadar yaptığım araştırmalardan çıkardığım sonuç; bugün, İstanbul’dan Karadeniz kıyısıyla taa Çamlıhemşin’e kadar her vilayette (köy ve kazalar dahil) Keleş oğullarının Gülşenoğlu, Aybar, Aygün, Keleş ve Gülşen soyadlarıyla yaşamakta, hüküm sürmekte olduğudur. Ne var ki, bütün bunların birbirlerini tanıyıp görüşmeleri imkansızdır. Akyazı’da (Sakarya) 80 yaşlarında harp malulü Mustafa Işık diye biri vardır. Bu zat, annemin babasının amcasının oğludur. Milli Kurtuluş Savaşında kıta imamlığı yaparmış, kendisinde o devrin meşhur paşalarının birer yazılı nişan ve takdirnameleri vardır. Mustafa Dayının kendisinden çok yaşlı olan ve zamanında kadılık yapmış dedelerinden Arif Efendi’den aldığı yazılı malumat aynen şöyledir: “Gariboğlu Keleş oğlu kabilesinden Beyaz Ali namında Zuha’dan gelme kimsedir. Ceddimiz Memiş Şenoz’dan gelip, Ardeşen’de oturan Hacı Ali Bey vasıtasıyla Beyaz Ali’nin dul ailesini alıp ocağına oturmuştur. Beyaz Ali evlatsız ölmüştür. Karısı da Hemşin’in Hala Köyünden gelin olduğu gece Beyaz Aliye kaçmış (başkası ile nişanlı olup, evleneceği gece Beyaz Aliye kaçmış) Beyaz Alinin ya yeğeni, yada amcazadesi marima Hasan varmış o da evlatsız ölmüş. Memiş Dede kendi oğlu Molla Şişman’a Marima Hasan’ın annesini vermiş. Marima Hasan öldüğü zaman annesi; “Evlatsız oluyor ama yemeksiz olmuyor” diyerek balta ile evin eşiğine bir kere vurmuş, bu balta yarası halen duruyormuş.” Yukarıda bahsedilen Beyaz Ali mevcut seçere de yoktur. Seçere de dedemin dedesi olan Ali var ki, onun töremesi bizleriz. Yalnız, bu Ali’nin kardeşi Süleyman’ın oğlu Ali var, onun da töremesi yok. Marima Hasan da dedemin amcası olabilir ki, o da evlatsız genç yaşta ölmüş. Eğer bunlar böylece doğru ise, seçere deki İsmail veya oğlu Hasan, Zuha’dan Salen Köyüne gelmiş oluyorlar demektir. Eğer doğru değilse, alnı isimler İsmail’den önceden kaynaklanabilirler. YAKIN TARİHİMİZ VE ŞAHSİYETLER 93 Harbi diye anılan Osmanlı-Rus harbinden sonra bütün yurtta olduğu gibi, Rize yöresinde de çok kıtlık olmuş. Bilhassa bizimkiler çok fakir ve yoksul düşmüşler. İçlerinde zamana göre en aydın olanı dedemin babası Hacı İbrahim imiş. Ailesini geçindirmek için hocalık yapmaya, Romanya tarafına gitmiş. Bir Ramazan ayında üç altın kazanabilmiş, yalnız kazancını altın olarak değil, banknot olarak almış, 73 banknot alarak memlekete dönmüş. Gurbete çıkarken birisine üç altın borçluymuş, döndüğünde borçlu olduğu şahıs parası olup olmadığını sorduğunda, İbrahim Efendi , 73 banknotu olduğunu söylemiş. Alacaklı olan tefeci, banknotların tekrar iptal olduğunu ve hemen banknotları altına çevrilmesi gerektiğini söyleyerek İbrahim Efendiyi bir sarrafa götürmüş. Tefeci 73 banknotu, alacağı olan üç altına karşılık sarrafa vermiş ve üç altını aldığı gibi cebine indirmiş. İbrahim Efendi de yeniden aç, susuz kalan çoluk çocuğuna ekmek yedirebilmek için didinmeye başlamış. İbrahim Efendi, gurbete gidip-gelirken görmüş olduğu Düzce’ye, birkaç komşusu ile birlikte göçebe olarak gelmiş.Yanındaki göçebe arkadaşları Hurşit ile Dervişlerin dedelerinden biri imiş. Düzce’ye geldiklerinde Düzce Kaymakamı onlara Gölormanı ve Karaköy tarafından geniş araziler göstererek, “Buralarda oturun, köy kurun” demiş. Bizimkiler oraları beğenmemiş, bunun üzerine Kaymakam, Akçakoca’ nın Uğurlu Köyü’nü göstererek, “Siz geldiğiniz yer gibi yüksek yerlerde oturmak istiyorsunuz, anlaşıldı, oralarda orman çok, açın, istediğiniz yerde köyünüzü kurun” demiş. Onlar da balta girmemiş olan o ormanlarda güç-bela gezerek bugünkü Yenice Köyü’nün olduğu düzlüğü birkaç ağaç yıkmak suretiyle kendilerini barındıracak kulübelerini yapmışlar. Bilahare etraflarını genişleterek ve daha kullanışlı evler yaparak Yenice Köyü’nü kurmuşlar. İbrahim Efendi ilk geldiği zaman yanında yalnız kendi çoluk-çocuğu varmış (dedem Gülali, Ahmet, Bilal ve kızları). Yenice’ye yerleştiklerinin ertesi senesinde Abbas Dede doğmuş. Abbas Dede’nin doğum tarihi 1299-1300 Hicri yılıdır. Yani, İbrahim Dedemin Yenice’ye yerleşme tarihi normal olarak 1884-1885 yıllarına tekabül ediyor. Bilahare memlekete tekrar dönerek amcası İsmail’i ve hanesini alıp Yenice’ye getirerek yerleştirmiş. İsmail Dedeyi babamlar tanımışlar, çok ihtiyar olup, habire uyurmuş. Oğlu Yunus da memleketten gelmiş. İbrahim Dede ikinci kez memlekete giderek Süleyman amcasının oğlu Halit’in ailesini alıp getirmiş. Halit, Salen’de ölmüş olduğu için iki kızı ile hanımını alıp getirmiş. Bu Halit Amca’nın ocağı Salen’de kanlı olaylara sahne olmuş imiş. Halit ocağını satmak isteyince Memişoğulları mani olmak istemişler, gizlice Halit’in evini yakmışlar. Bunun üzerine, Halitin eniştesi Hatinoğullarından Kara İlyas, Memişoğlu Rıfat’ı vurmak suretiyle öldürmüş. Bu olay üzerine Rıfat’ın kardeşi cesedin başına gittiğinde çıldırmış ve delirmiş. Deliren Muhittin Efendi olacak galiba ki, ben kendisini tanıdım. Memişoğulların vurulan bu kanadı halen Keleş oğullarına husumet beslerler. Vurulan Rıfat ve töremesi şimdi Karasu’nun Paralı Köyünde oturmaktadırlar. Hacı İbrahim Efendi Yenice’ye yerleştikten sonra büyük oğlu Gülali’yi Hatinoğullarından, Keleş Ahmet’i Karatavuk Hemşinlilerinden (Ermenice konuşurlar), Bilal’i Kibar oğullarından evlendirmiş. Kendi karısı öldükten sonra birkaç kez evlenmiş, en son hanımından bir oğlu daha olmuş. Hüsnü Dede dediğimiz bu oğlu, en küçük amcamın yaşındadır.İbrahim Dede yüz yaşını bir hayli aştıktan sonra Yenice’de 1925 yılında ölmüş. Çok ihtiyar olmasına rağmen, dimdik yürür, kendi işini kendisi görürmüş. Dini yönden derin bir hoca imiş. Zamanının güçlüklerini yenerek, iki kez hac görevini yapmış. Dedem Gülali Yenice’de karısının ocağında otururmuş. Bütün çocukları orada doğmuş. Bilahare karısının ocağını satarak o zaman Düzce’ye bağlı olan Kadife Kale Köyü’ne gelerek orada yerleşmiş. Gülali Kadife Kale’ye yerleştikten sonra Kardeşi Bilal’i de yanına almış. Kadife Kale’de bir hayli mülk edinmiş. Çoğunlukla hayvancılık yaparlarmış. Kendisi bakırcılık, dülgercilik, mobilyacılık ve ticaretle meşgul olurmuş. Çok cömert, çok iyi bir insandı. Aynı zamanda gerçek bir din adamıydı. Gençliğinde çok yakışıklı ve güzelmiş ki, Hendek, Karasu, Akçakoca ve Düzce köylerinde onu tanıyan kadın ve kızlar Ali’ye “Gül” ismini ilave etmişler, böylece ismi Gülali olmuş. Ben Gülali Dedemi tanıdığım zaman en az 80 in üzerindeydi. O haliyle bile güzelliği gözümün önünden gitmez. 1961 yılında Ramazan Bayramı Mart’ın 18. gününe rastlamıştı. Halam oğlu Kemal Kutluata ile dedemin yanına Kadife Kale’ye gittik. Cuma günü idi, Cuma namazından önce dedemin evine varmıştık. Fakat öyle bir yağmur yağmıştı ki, üzerimizde kuru olarak hiçbir yerimiz kalmamıştı. Hiç unutmam; Kemal Bey dedeme şöyle bir soru sormuştu: “Dede, şimdi bu vaziyette, yani sırılsıklam durumdayız. Yolcu ve misafiriz. Cuma vakti de geldi, Cuma namazına gitmemiz gerekli mi?” dedem bir ayet okuyarak; “oturun, hiçbir şey gerekmez.” Dedi. Buna dayalı olarak rahmetli Gülali Dedemin aydın, gerçek bir din adamı olduğunu söylüyorum. İleri görüşlü idi. Meşhur sözlerinden birkaçı; Yaşamak için; a- idare, b-mudara, c-dubara, bizim topraktan lüle olmaz….dermiş. 1961 yılı Ramazan Bayramı’ndan bir hafta sonra 26 Mart günü yüz yaşını aşkın olarak Hakkın rahmetine kavuştu. O zaman Adapazarı’nda Akşam Tekniker Okulunda okuyor ve çalışıyordum. Dolayısıyla cenazesine dahi gidemedim. Toyluk ve cahillikten gelen bir ihmallikti bu. Gülali dedenin altı oğlu, üç kızı olmuş. Mehmet Çavuş, Zekeriya, Nuri, Hasan Ferit, İbrahim, Remzi, Hava, Ayşe ve Remziye. Zekeriya amcam evlenmiş ve hemen Birinci Cihan Harbi’ne gitmiş. Bir daha geriye gelmemiş. Hangi cephede şehir olduğu dahi öğrenilememiş. Çocukları olmuş ve ölmüşler. En küçük amcam Remzi ise daha 20 sinde iken hastalanarak ölmüş. Keleş Ahmet diye tanınan Gülali’nin bir küçüğü Ahmet Dede, Yenice’de töremiş. Kendisine Ahmet Onbaşı da derlermiş. Balkan ve Birinci Cihan Harbine girmiş. Keleş Cemal İbrahim, Şerife, Emine, Hacer diye çocukları olmuş. Ahmet Dede de 90 yaşını aştıktan sonra Yenice’de öldü. Yüz siması olarak dedemden biraz farklı idi. Gülali gibi iri yapılı olup, dedemden biraz daha hafif yapıya sahipti. Fakat o da tanıdıkları arasında sevilir, sayılırdı ve değerli bir mevki ye sahip olmuştu. Abbas Dede bugün (20 Ocak 1970) 88 yaşında olduğu halde dimdik, çakı gibi yürür ve çalışır. Bu bakımdan babası İbrahim Efendi’ye benzetirler. Üç oğlu olmuş; Zekeriya, Emin ve Ali. Zekeriya ölü olup, iki oğlu var. Abbas Dede Cihan ve Kurtuluş savaşlarına girmiştir. Hüsnü Dede, Karasu’nun Yuvalı dere Köyünde oturmaktadır. İki oğlu altı kızı vardır. Kendisi yetim büyüdüğü için hakir görülmüştür. Dolayısıyla biraz da saf yapılıdır. Bilal Dede’yi Gülali Dede Kadife Kale’ye getirip yerleştirmiş, bir oğlu, bir kızı olmuş. Bir ara memlekete gitmiş, gidiş o gidiş, bir daha geriye dönmemiş. O zaman yaya gidip gelinirmiş, yollarda hastalanıp öldüğü veya öldürüldüğü tahmin edilmektedir. Ocağını Hasan Refik şenlendirmektedir. Mehmet Çavuş diye tanınan büyük amcam, Balkan Harbi’nde asker olmuş, bir de İstiklal Savaşı’ndan sonra dönmüş. İlk askerliğini Sultan Reşat Han’ın özel muhafızı olarak yapmış. Birinci Cihan Harbinin sonlarına doğru Diyarbakır’da bulunan Karargah’a, oradan da bütün Arabistan harp cephelerine giderek topçu çavuşu olarak çarpışmış. Gazilik unvanına ermiş. İlk askere giderken evli olup, bir oğlu, bir de kızı varmış. Uzun müddet cephelerde kaldığı için Ermeni Katliamında Diyarbakır’da imiş. Katliam sırasında Ermeni Hemşire Okulu Öğretmeni’ni kaçırarak kendisi muhafaza etmiş ve onunla evlenmiş. Orada iken bir kızı olmuş, geriye döndüğü zaman da tesadüfen eski karısı ölmüş. Mehmet Çavuş; uzun boylu, sert bakışlı, çok gaddar, aksi ve sert mizaçlı idi. Mahallede ve köyde geçimsizliği yüzünden kimse ile konuşmazdı. Bilhassa dedeme sağlığında çok eza etti. En küçük kardeşi İbrahim’i tüfekle vurdu. Sınırdaşı amcazadesi Refik Amca ile hiçbir zaman geçim sağlayamadı. Abbas Amcasını çok severdi. Akrabasını sık sık ziyaret etmekten hoşlanırdı. İki oğlu, üç kızı var. Son zamanlarını Hendek’te geçirdi. Kardeşleri arasında yalnız Babam Ferit ile konuşur ve sevişirdi. O da Ferit’in daha sabırlı oluşundandır. Babam iki sene yatalak hasta olarak kaldı. Mehmet Çavuş da devamlı hasta idi. Babandan altı ay sonra öldü. Her şeye rağmen kardeşler arasında en dirayetli, en güçlü ve milliyetçisiydi. Dışarıdan gaddar olmasına rağmen, ruhen çok merhametli, çok insancıl, çok iyi bir insandı. Kanaatime göre çok uzun zaman harp sahnelerini yaşadığı için kendisinde o zamandan bazı sahnelerin tesiri kalmış ve etkisinden kurtulamadığı için huysuzdu. Çünkü devamlı savaştan, cephelerden hatıralarını anlatırdı. Çok konuşurdu ama hep savaşlardan konuşmayı severdi. Mehmet Çavuş’un Diyarbakır’dan getirdiği karısına bizler “Kürt Hala” derdik. Konuşması Kürtlerin konuşmasını andırırdı. Amcamla evlenmeden önce çok zengin ve rahat yaşayışı varmış. Köye geldikten sonra amcam çok eziyet etmiş, devamlı sopa ile dövermiş. Öyle iken amcam onun Müslüman olmasına sebep olduğu için yine de memnun olduğunu söylerdi. Bir sözü vardır, unutmam; yanına gittiğim zaman şuradan-buradan konuşur, kendine dertlenirdi. İçini çekerek şöyle derdi: “Herkesin derdi gelir geçer, benim derdim beni deler geçer”. Mehmet Çavuş başlı başına canlı bir tarih idi. İki kez hac görevini yaptı. Bir yıldan fazla yatakta yattı. Babamın cenazesine yatağıyla getirildi. Babamı çok sevdiğinden, çok ağlamıştı. Kadife Kale’deki evinde 2 Kasım 1971, Salı günü gece 23:00’te Hakkın rahmetine kavuştu. Babamın ölümünden altı ay sonra ölmüş oldu. Öldüğünde 80 yaşında idi. (02 Kasım 1971) Zekeriya Amcamı tanımam. Seferberlikte asker olmuş, bir daha da geriye dönmemiş. Karısı Hafize Hala’dan birkaç çocuğu olmuşsa da ölmüşler. Hafize Hala çok cefakar bir kadındır. En küçük amcam İbrahim ile evlendirilmiş. Nuri Amcam iki kez evlenmiş, üç oğlu, dört kızı var. Amcalarımın içinde en kalender, mülayim olanıdır. Babam çok alçak gönüllü olduğunu anlatırdı. Örneğin çobanlıkta babamdan büyük olduğu halde bütün işleri kendisi yapar, babama iş yaptırmazmış. Her nedense kardeşler arasında babam Ferit ile geçinmeyen yokmuş. Nuri Amcamda Cihan Harbine gitmiş. Bir kez kaçak olarak geri dönmek istemiş, fakat Adapazarı’nda nöbetçiye Kırk Para rüşvet vermek yüzünden bir daha cepheye sürülmüş. Hudut geçme sebebiyle kardeşleriyle geçinemezdi.Bu yüzden Mehmet amcamla hiç geçinememiştir. Çalışmayı çok sever, 75 yaşını aştığı halde hala çalışır, iki evlidir. Hasan Ferit (babam), diğer kardeşleri gibi o da geçliğini yaylarda çobanlık yapmak suretiyle geçirmiş. Yenice’de Recep Ali Dayımın yanında ve öğretmenlik yaptığı Rüştiye Okulu’nda okumuş. Asker olarak Kastamonu tarafında bir ay kadar eğitim görmüş. Cepheye gidecekleri anda Yunanlıların İzmir’de denize döküldüğünü ve harbin bittiğini öğrenince kaçmış. Sonra zamanın kanununa göre bedel ödemek suretiyle terhis olmuş. Yenice’de Molla Hüseyin Kızı Havva (annem) ile evlenmiş. 4 oğlu, 11 kızı olmuş. Halen iki oğlu, 10 kızı olup, hepsi de çoluk çocuk sahibidirler. İkinci Cihan Savaşı sıralarında orman askeri olmuş. Altı veya Yedi sene kadar ormancılık yapmış. Ormancılık devresinde çok hızlı yaşamış. Ormancı Ferit olarak çevresinde tanınmış. Ormancılık hayatı, kabilenin mutaassıp inançlarına aykırı düştüğü işin ağabeyim ayrılması yönünde ısrar etmiş ve o da ayrılmış. Fazla gezip gördüğü için uyanık ve aydın kişi idi. Birinci defa Kadife Kale’den çıkmak istemiş, dedem razı olmamış. Sonunda dedemi dinlemeyip köydeki mülkünü çok ucuz bir fiyata satarak şimdiki kaldığımız Gölyaka nahiye merkezine yerleşmiş. 1948 yılında göç etmiştik. O zaman 7 veya 8 yaşlarında idim. Babam Gölyaka’nın gelişmeye elverişli bir yer olduğunu görerek gelip buraya yerleşmiş. 1948’de küçük bir köy iken bugün üç bin nüfuslu bir kasabadır. Babam nüfusunun çok kalabalık oluşundan dolayı 1960 yılına kadar bir hayli sıkıntı çekti. Çabuk sinirlenen bir tipti. Merhameti bol, ince yürekli, çoluk çocuğuna düşkün, fakat hiçbir zaman çocuklarına karşı gülmezdi. Daima ciddi davranırdı. Çoluk çocuk sahibi olduğum halde yanında serbest hareket edemezdim. Aslında çocuklara karşı gülmez ve sert görünürdü. Büyüklere karşı olgundu. Demokratik hareket eder, muhabbetten hoşlanırdı. Barut gibi birden patlar, hemen sönerdi. İyi yemeye, temiz ve güzel giyinmeye çok dikkat ederdi. Öldüğü zaman 71 yaşında idi. Benden daha iyi giyinir, daha şık gezerdi. Paraya hiç kıymet vermezdi. Verseydi zaten bize bıraktığı miras en az beş misli olurdu. Zevk sahibi ve tam anlamıyla hayat adamıydı. Aksi olduğu kadar da sabırlıydı. Dini bütün olup, son yirmi senede fazlasıyla ibadetini yapmıştı. Hac görevini büyük oğlu Osman Zeki ve ağabeyi Mehmet Çavuş ile beraber yapmıştı. Körü körüne dindar değildi. Tefsir ve Arapça okumuş, bilinçli bir Müslüman’dı. O kadar ince kalpli idi ki, bazen çocuktan hiç farkı olmazdı. Temizlik hususunda çok titizdi. Bu bakımdan anneme hayli eziyet çektirmiştir. Son zamanlarında sanki bir çocuk bakar gibi annem ona bakardı. Bahçede her çeşit meyveyi yetiştirmiştir. Muşmula’dan Kızılcık’a kadar her çeşidi mevcuttur. Bütün merakı arıcılık, meyvecilik ve sebzecilikti. Hem de bunları güzel başarır, yapardı. İbrahim amcam üç evli olup, 20 den fazla çocuğu ve 100’e yakın töremesi vardır. Son hanımı ile Hendek’te oturmaktadır. Diğer hanımları Kadife Kale’de çocuklarıyla ayrı ayrı otururlar. Bakırcılık, kalaycılık ve demircilik yapmıştır. Yemesine düşkün olup, sülalenin en şişmanıdır. Gülali Dede’nin töremesi olarak bugün 15 haneyiz. Gülali’nin oğullarının hepsi de iri yapılı, kırmızı çehreli, mavi gözlüdürler. Gülali’nin töremesinin soyadı “Keleş oğlu” dur. Diğerlerinin ki “Keleş” tir. Keleş Ahmet’in töremesi Yenice ve Çerkezköy’ündedir. Büyük oğlu Keleş Cemal, gençliğinde hızlı ve gaddar imiş. Birinci Cihan Harbi’ne ve Milli Kurtuluş Savaşı’na katılarak İsmet Paşa ile yan yana cephede savaştığını kendi söylerdi. Savaş yıllarını anlata anlata bitiremezdi (biraz palavraya düşkündür, böylece işini yüzdürür). 80 yaşında olup, Akçakoca’nın Çerkez Köyü’nde oturur. Gençliğinde çok adam öldürdüğü söylenir. Fakat kendisi yalnız bir kişiyi öldürdüğünü ve onun için de hala tedbirli gezdiğini söylemişti. Kabile arasında sayılır ve sevilir. 4 oğluyla beraber 7 hane olmuştur. Keleş Ahmet Dede’nin küçük oğlu İbrahim Amca’da Yenice’de oturur. 4 oğlu 1 kızı vardır. Ahmet Dedenin töremesi 12 hanedir. Bilal Dede’yi tanımam. Fakat, oğlu Refik Amcanın babasına çok benzediğini Mehmet Amcamdan duymuştum. Bilal Dede erkenden öldüğü için bir oğlu, bir de kızı olmuş. Hasan Refik Amca onun töremesini sağlamış. Refik Amca yetim büyümüş. Dedem Gülali’nin himayesinde babamlarla beraber yetişmiş. Pek iyi bilemiyorum ama durumundan anladığım, hakir görülmüş veyahut yetimlik hissi ile kendi kendini hakir görmüş bir durumu vardır. Tefsir ve Arapça okumuş, bilinçli bir dindardır. Sert mizaçlı ve biraz da gaddardır. Bizim gibi zamanla o da Gölyaka’ya gelip yerleşmiştir. Kadife Kale’deki mülkü olduğu gibi durur. Mali durumu iyidir. Hac görevini yapmıştır. Küçük el sanatları bakımından elinden gelmeyen hiçbir şey yoktur. İyi bir mobilyacıdır. Üç oğlu, iki kızı olup, halen 4 hanedir. Abbas Dede Yenice’de oturur. Dedemlerin neslinden bir o, bir de anneden ayrı olan Hüsnü Dede hayattadır. Abbas Dede’yi babası İbrahim Efendi’ye benzeyişiyle överler. 88 yaşında olmasına rağmen dimdik yürür. Durmadan çalışır. Devrinin bütün savaşlarına katılmış olup, Padişahçıdır. Dini inançları çok kuvvetlidir. Hocalık yapacak kadar dini bilgisi mevcuttur. Sert ve ters mizaçlıdır. 3 oğlu, 3 kızı olmuştur. 5 nüfusa sahiptir. Hüsnü Dede de Karasu’nun Yuvalıdere Köyünde oturur. Babası ölünce yetim kalmış, Dedem Gülali’nin himayesinde büyümüş, birkaç yer değiştirdikten sonra şimdiki köyde ikamet etmiştir. Kendi hayatını kendisi kazanmıştır. İki oğlu, 6 kızı vardır. İbrahim Dede’nin memleketten getirdiği amcası oğlu İsmail ve oğlu Yunus Dede hakkında pek fazla bir malumat edinemedim. Yunus’un iki oğlu olmuş. Cinci Hakkı diye anılan Hakkı Amca, kurnaz olduğu için halkın zaafından faydalanmasını bilmiştir. Muskacılık ve cincilik yaparak geçiminin bir kısmını sağlamış, esasında batıl inançları yoktur. Yumuşak yapılı, mülayim bir şahıstır. Üç oğlu, 4 kızı mevcuttur. Yenice’de oturmaktadır. Yunus Dede’nin diğer oğlu Hayri (Hayrettin) Amca, başlı başına bir komedyendir. Konuşurken dinletir ve güldürür. Daima neşelidir. Uyanık olduğu kadar da aydın bir kişidir. Hayatı olduğu gibi tiyatro senaryosudur. Bildiğim Keleşoğlulları içinde en sevimli olanıdır. 3 oğlu, 3 kızı mevcuttur. Esasen Yenice’de oturur, Düzce’de evi vardır. Hacı İbrahim Efendi’nin ve Yunus Dede’nin töremesi, Akçakoca (Yenice, Çerkezköy), Hendek ve Kadife Kale Köyü, Gölyaka ve Karasu’nun Yuvalıdere Köyünde olmak üzere 45 haneyi buluyoruz. Ölen dedelerimin hepsine (yani bütün ölülerimize) Allah’tan rahmet dilerim. Zamanında Zuha’dan ve Salen Köyü’nden kaybolup Ordu’ya yerleşerek töreyen dedemizin töremesinden olup, Cumayeri civarında, Harmankaya’ya gelen Ali Ağa’nın töremesinden yalnız kendi çocuklarını tanıtmaya çalışacağım; Ali Ağa’nın babası Osman Efendi Ordu’da ölmüş. Ali Ağa’nın Cumayeri’nde çok geniş mülk edinmiş olduğu çocuklarının çokluğundan belli. Ali Ağa’nın kişiliği hakkında şimdilik bilgim yoktur. Oğulları sırasıyla; Şükrü, Hamdi, Hafız Osman, Adem, Abdülgani, Mehmet Halit, Neşet, Hurşit, Faik, İlyas, Niyazı, Haşim. Bu 13 kardeşten yalnız Hafız Osman ile Haşim amcayı tanıyorum. Haklarında edindiğim bilgileri de ikisinden öğrendim. Her ikisi de Cumayeri merkezinde çocukları ve torunlarıyla bir mahalle teşkil ederek oturmaktadırlar. Umumiyetle ticaretle meşgul olurlar. Hafız Osman Efendi sert mizaçlı bir kişiliğe sahiptir. Haşim Amca daha aydın, daha olgun yapıya sahiptir. Her halinden bellidir. KELEŞOĞLULLARININ ÖZELLİKLERİ Genellikle asabi mizaçlıdırlar. Şahsen vardığım kanıya göre asabilik bizde; doğruluktan ileri gelmektedir. Haksızlıklara karşı tahammülsüzlük bizde açık olarak görülmektedir. Kabilenin kendi aralarında kırgınlıklara rastlanır. Fakat, dışarıya karşı tutumda, kimseye takılmaz, hiçbir kimsenin kendisine takılmasına müsaade etmez. Doğru olarak bildiği şeyi, çekinmeden, gerektiğinde söyler. Son yetişen nesilden bazıları hariç, yalan denilen her şeyin başı olan riya, Keleş oğullarında söylenmez. Söyleyenlerden de asla hoşlanmazlar. Adeta, riyakar, sahtekar, yalancı insanlardan nefret ederler. Kişi olarak kendisini bilen ve saydıran özelliğe sahiptirler. Mühim olaylara, gayet titizlikle, alken, mantık ve adalete uygun olanı bulunarak hareket edilir. Kabilenin en büyük özelliği, dini esaslara fazlasıyla inanmak ve taassubun dönencesinden kurtulamayışıdır. Aile hayatında sosyal yaşayış, hemen hemen yoktur. İptidai bir yaşayış hüküm sürer. Ahlaki törelere çok önem verilir. Dolayısıyla kendi anlayışlarıyla gelecek kuşağın ahlaki durumu bozulmasın diye iyice tanımadıkları kimselerden evlenmeyip, uzun incelemelerden sonra evlenme yapılır. Çoğunlukla ilk önceleri kardeş olup da sonra (en az 4-5 nesil sonra) kabile kabile ayrılmış olanlar birbirlerinden evlenirler. Yahut da amca, dayı, teyze, hala veya bunların torunlarıyla evlilik kurarlar. Eskiden beri kabilenin tüm yaşayışında dini kurallar hakim olmuştur. Halen de (zamana göre biraz gevşemeyle) devam eder. En yaşlısından en küçüğüne kadar herkes Kuran okumasını bilir ve devamlı olarak da okutulur. Dolayısıyla din adamı yönünden kadromuz taşkındır. Hacı İbrahim Efendi ve onun dedesi Hasan Efendi derin birer din hocası imişler. Gülali ise gerçekten dinin esaslarına uygun bir din adamıydı. Cemaat önüne çıkıp imamlık yapamayan 40 yaşın üstünde hiç kimse yoktur. Gülali’nin torunu (ağabeyim) Hacı Hafız Osman Zeki Keleşoğlu, şu anda, sülalenin dini yönden en yüksek mevkiini işgal etmektedir. Düzce ve civarında çok sevilen, tutulan, halkın görüşüyle büyük bir hocadır. Şimdi Eyüp Sultan Camii imamıdır. Haşim Amcanın oğlu Şaban Keleşoğlu, Refik Amcanın oğlu Mevlüt Keleş bilinçli birer hocadırlar, çevrelerinde sevilir ve sayılırlar. Süleymancı kurslarından yetişmiş olan Keleş Ahmet’in torununun oğlu Hamdi Keleş ile Hüsnü Dede’nin oğlu Mehmet Keleş bilinçli din adamlarıdır. Dini yönden okumaya çok önem verildiği halde, umumi kültür yönünden ilk, orta ve yüksek okullarda okumaya önem verilmemiştir. Bizde yalnız Hasan Ferit Keleşoğlu bu hususta titiz davranmıştır. Yoksullukla didinmesine rağmen ağabeyimi kendi yönünde okuttu. Beni mali imkansızlıklar yüzünden fazla okutamadı. Kısa yoldan hayata atılmam için sanat okulunu bitirdim. Keleş oğullarında lise muadili okul bitiren ilk ben olmuş oluyorum. Şimdi ise bütün sülale okuyor demektir. İlk okulu okumayan yoktur. Ortaokulda, lisede ve diğer meslek okullarında, çeşitli fakültelerde okuyanlar çoktur. İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ni bitirmek suretiyle Keleş oğullarında ilk defa yüksek tahsili yapan Haşim Amca’nın oğlu Mehmet Keleşoğlu’dur. Hacı İbrahim Efendi’nin töremesinin konuşması şive bakımından çok değişiktir. Şivemiz, laz ve Ermenice konuşanların şivesini andırır, genellikle kalın seslileri ve yumuşak sessizleri normal olarak söyleyemezler. Örneğin, döverim kelimesini “dogerim, dögerim” olarak, ne yaptın kelimesini de “ne yaptun” gibi kullanırlar. Cumayeri’ndekilerin konuşmaları gayet düzgündür. Keleşoğullarına, İslamoğullarına, Kibaroğullarına, Memişoğullarına, Öksüzoğullarına, Mut ve Hutioğullarına HEMŞİNLİ derler. Esasen “Baş Hemşin”liyiz. Şimdi Hemşinli adıyla yaşayanlar, Hemşinli değildirler. Konuştukları dil, Ermeni’ce dir. Biz, Baş Hemşinlilerde, Türkçe’den başka dil konuşulmaz. Hemşin, Arapça’daki “hemşinin” kelimesinden gelmektedir. Anlamı ise; birlikte yaşayanlar demektir. Keleşoğullarının önemli bir özelliği de küfür denilen adiliği alışkanlık haline getirmeyişleridir. Bilhassa Gülali ve Bilal Dede’lerin töremelerinde hemen hemen hiç yapılmaz. Hele çocukları arasında katiyen küfür denilen adilik yapılmaz. En büyük küfür, eşek gavur veya bunların katmalarıdır. Bu yönden kabilemizi çok takdir ederim. İKİNCİ KISIM GELECEK KUŞAĞA ÖĞÜTLERİM İnsanoğlunun yaradılışı ve gelişmesi; İnsan, balçıktan yaratılmıştır. Balçık ise; su, toprak, kan pıhtısı v.s. nin karışımının kurumuş şeklidir. İnsan, balçıktan ceset olarak yaratıldıktan sonra, Cebrail a.s. tarafından ağzından üflemek suretiyle “can” verilmiştir. Böylece insan, “canlı” olmuştur. Daha sonra AKIL denilen –insandan çok daha üstün- varlık, Tanrı tarafından insana verilmiştir. İşte insan ilk defa Tanrı tarafından böylece yaratılmıştır. Allah insanı bu şekilde yaratmadan önce, insan için lazım olan; “UZAY” dediğimiz kainatı ve onun içinde, sayısı matematik yönünden belirtilemeyecek kadar çok olan yıldızları ve çeşitli cisimleri, arz denilen dünyayı içinde ve üzerindeki milyarlarca varlıkları yaratmıştır. Balçıktan yaratılan ilk insan Adem a.s. dır. İnsan neslinin çoğalması için dişisini, ilk insan Adem Ata’nın küçük kaburga kemiğinden Tanrı yaratmıştır. Böylece bugünkü insanoğlunun babası ile anası (Adem ve Havva) yaratılmıştır. Bütün canlıların çoğalmasında olduğu gibi (erkek-dişi bileşimi), Adem ile Havva’nın birleşmesiyle insan nesli çoğalmıştır. Yeryüzünde dört şekilde insan yaratılmıştır: 1. Anasız-Babasız (Adem a.s.) 2. Anasız (Havva Annemiz) 3. Babasız (İsa a.s.) 4. Analı-Babalı (bizler) Bir Adem-Havva çifti birleştikleri zaman, erkek spazma, dişi spazma ile birleşir ve kadının ana rahminde gelişmeye başlar. İlk zamanları kan pıhtısı halinde gelişen bu bileşim, zamanla insan şeklini alır. Üç veya dördüncü aydan sonra canlanır. Daha sonra da kemik yapısı gelişmeye başlar. Tam teşekkül 9 ay 10 gün sürer. Ana rahminde gelişen cenin denilen bu varlık, 9. aydan sonra, ana rahminden dışarıya, yani yeryüzüne çıkar. Bu eyleme doğum olayı denir. Doğum olayına kadar geçen devrede, insanın kadın veya erkek olduğu, bugünkü ilim çalışmalarına rağmen henüz bilinememektedir. (şimdiki durum herkesin malumudur) İnsan doğana kadar bütün meşakkat ana’ya aittir. Doğduktan sonra , doğan için bütün meşakkat başlar. İnsan 15. yaşa kadar çocuk olarak değerlendirilir. 15 ile 25 yaş arası ise insan için en kritik devredir. Bu devrede her şeyi çok iyi düşünmek gerekir. İnsan hayatında bu devre önemli etkinliklerle doludur. Her türlü felaketler ve her türlü fırsatlar bu devrede fazlasıyla olur. Felaketleri atlatmayı, fırsatları değerlendirmeyi başarabilen genç insan için istikbal parlaktır. Yine aynı yaşlar, kız ve erkek çocukların cinsi arzularının en çok olduğu bir devredir. Her iki cins de cinsi şehvet arzularının etkisindedir. Dolayısıyla bu devrede hem çocukların, hem de anne-babaların çok titiz olmaları gereklidir. Aksi halde çeşitli rezillikler, bela ve benzeri olaylara sebep olunur ki, bu da insanoğlunun geleceğinin soysuzlaşması demektir. İnsan neslinin Tanrı buyruğuna uygun yetişmesi için, cinsi terbiye görmesi elzemdir. (1970 yıllarındaki benim hükmümdür.) Gençler için evlenmek, yuva kurmak çok önemli bir olaydır. Olayın önemi; devamlılığındadır. Cinsi arzularıyla değil de, muhakemeyle yapılan evlilikler devamlıdır. Huzurla devam eden evlilik budur. Evliliğin önemi, kutsallığı, huzurla devam eden mutluluğundadır. Evlenecek gençler birbirlerini çok iyi tanımalıdırlar. Gençlere, tanıma fırsatı verilmelidir. Bu tanıma, kontrol edilebilmelidir. Karşılıklı tanışma sonunda anlaşan ve anlaşabilecekleri görülen gençler, usulüne göre törenle evlendirilmelidirler. Evlenen çiftler için geçim mücadelesi (uğraş) başlar. Bu uğraş, taa bir de ölümle biter. İnsan ölene dek uğraştan kurtulamaz. Çünkü ne zaman öleceğini bilmez. Dolayısıyla yaşamak için uğraşmak zorundadır. İyi düşünerek evlenen gençler, evlendikten sonra şehvete dayılı hayvani arzularını karşılıklı olarak birbirlerinde görmelidirler. Hayvani arzularını dışarıda (evliliğin dışında, başkalarında) arayan evlilerin yuvası yıkılmaya veya diğer insanlar tarafından “domuz gibi görülmeye” mahkumdurlar. Aile şerefi denilen nesne, kolayca kazanılan bir şey değildir. En az üç-dört nesil önceden devam ederek gelmelidir. Aynen devam ettirebilmek için de aile reisi olarak her babanın çoluk çocuğu üzerinde hassasiyetle durarak ahlaki ve ilmi yönden gereken empozeyi yapabilmelidir. Aksi halde nesilden nesile gelmiş olan aile şerefi, ortadan kalkmış olur. Halbuki insanlar şerefiyle yaşadığı müddetçe Allah’a doğru yükselirler. İnsanlar arasında şerefini yitirmiş insan, Allah indinde de bir hiç’tir. “Gençtir, zamanla akıllanır” demeyip gencin ahlaki durumuyla yakinen ilgilenmek, şerefli bir babanın en büyük görevidir. İyi ve temiz kalplilik üstün bir cevherdir. Ancak bu cevheri çeşitli etkenlere karşı korumanın güçlülüğünü de bilmek ve ona göre cevherinin kıymetini bilen ve onu koruyabilen evlat yetiştirmek daha önemli bir görevdir. “İnsanlar ciğ süt emmiştir” atasözünü yabana atmamak ihtiyatlı bir hareket olup, insan sarrafı olmak, karşındakinin sözüyle özünün ne olduğunu anlamak, ona göre hareket etmek, insanın şerefini korumasına yarayan şeylerdir. İyi insan aynı zamanda iyi bir vatandaş olmalıdır. Milletinin, vatanının, devletinin hizmetindeki insanın, kendi şahsi çıkarlarına bir yönelen şekilde hareket etmesi, onun insan olmadığını, “ne düğü belirsiz bir mahluk” olduğunu gösterir. Tanrının istemiş olduğu insanı yetiştirmek, bizim görevimizdir. Hoşça kalınız. EK Keleşoğulları; anlatıldığı gibi Rakka’dan Trabzon-İran kervan yolu uzantısında yerleştikten sonra Trabzon çevresinde yerleşik Keleşlerden bir grup çok yoksul duruma düşmüşler. Üç kardeş (yahut) üç akraba Keleş; o tarihte Trabzon Valisi olan Şehzade Yavuz S.Selim’in huzuruna çıkıp yardım isteğinde bulunmayı düşünürler. Girişimde de bulunup Trabzon’a giderler. Orada insanlarla istişarede bulunurlar. Dertlerini çevrede konuştukları insanlara anlatırlar. Hiç kimse, kendilerine Yavuz’la görüşmeyi tavsiye etmezler. Hatta, “siz delirdiniz mi, kellenizi vurdurur” gibi sözler söyleyenler olmuş. Bu nedenle Yavuz’a çıkıp yardım dilemekten vazgeçmişler. Fakat geçinmekten de gerçekten aciz kalmışlar. İlk girişimden ne kadar zaman geçmişse aradan artık gına gelmiş ve; “zaten açlıktan sefillikten ölmüş gibiyiz. Ha böyle öldük, ha Şehzade Selim eliyle öldük ne fark eder” diyerek ne pahasına olursa olsun deyip Şehzade huzuruna çıkmışlar. Halkın dediği gibi çıkmamış Yavuz, dinlemiş ve “siz Trabzon’un doğusunda, Rus hududuna gidin, kendinize yurt edinin, yerleşin ve karşılığında da Devletimize hudut boyunu koruyarak yardımcı olun” (karınca kararınca) demiş. Bu rivayetten anladığım; Yavuz Selim 1500-1512 yıllarında Trabzon Valisi olduğuna göre (tahmini) bizim hemşinli denen kardeşler Rakka’dan sürgün olarak kervan yolu boyunca gelmeleri en az 50-100 sene önce yani 1400 lü yıllarda olmuş oluyor. Bu bir. İkinci yorumum; Keleşoğulları Şehzade Yavuz’dan ruhsat aldıkları zaman şimdi ki Rize – Ardeşen, İkizdere ve o çevre Rus hududu imiş ki o ruhsatla Keleş kardeşler Yavuz’un izniyle Rize çevresine de yerleşmiş oluyorlar. Şimdi imkan olsa da ta o zamandan kayıtları ve diğer bilgileri araştırıp birbirine bağlayabilsek. Gönlüm öyle istiyor. Ancak benim yapabileceğim iş değil. 1970 li yıllarda hazırladığım bu daktilo edilmiş bilgilerden sonra edindiğim diğer bilgiler de şöyle: (yukarıda not düştüğüm rivayetten başka) Trabzon – İran kervan yolunun Trabzon İli hudutları içindeki kısmında (gidip görmediğim) Keleş Ali Paşa Vakfı diye bir harabe vakıf binası varmış. Bu vakfı, İzmit Derince de oturmakta olan keleşoğullarından Saffet Yıldırım, bizzat gidip görmüş. Bana kendisi anlatmıştı. Gidip incelemek lazım. Yapamam. Bu vakıf olduğuna göre, bizim hikayemiz de geçen Keleş Dede, bu vakfı yaptıran ve kuran kişi olabilir ve Rakka’dan gelen dedemiz de olasıdır. Gümüşhane’nin Torul İlçesinde geçmişte Keleş Bey diye bilinen birisi veya oğlu Belediye Başkanlığı yapmış. Duyduğum da mektup yazmıştım ne hikmetse cevap da alamamıştım. Tabii ki böyle durumlar da insanın hevesini kaçırıyor. Yine sonradan öğrendiğine göre, hikayemizde geçen (4) dört kardeşten ikisi kaybolmuş da biri ile sonradan (töremesiyle) buluşulmuştu. Bu hikayenin esası, nasıl olmuşsa yazılmamış. Söyle; Halen de devam eden yayla şenlikleri geçmişte o zamanlarda yapılıyormuş. Bizimkiler hangi yaylada şenliklere katılıyorlar imişseler o şenlikte o yayla da Keleşlerden dört kardeş varmış. Bir tanesinin ya nişanlısına, ya karısına yada sevgilisine (bizce meçhul) başka biri askıntı olmuş veya sarkıntılık etmiş. Yahut söz atmış. Her ne ise bir namus meselesi olmuş. Bunun üzerine ilgili olan kardeş ile ona sahip çıkan diğer kardeş, o kişiyi yaralamışlar veya öldürmüşler, yani kaçmalarını gerektirecek boyutta bir olayı işlemişler. Dolayısıyla bu iki kardeş kaçmışlar. İşte bunların biri o zaman bir köy olan Ordu’ya gelmiş ve anlatıldığı gibi yerleşmiş. Sonradan edindiğim bilgilere göre diğeri de Muş tarafına gitmiş ve orda yerleşmiş. Doğru ise Muş’un neresinde ise orda bir köy olmuşlar, halen olduğu gibi keleşlerden ibaretmiş o köy, onlar da kürt olmuşlar. Yani kürt karakterinin tüm özelliklerine sahipmişler. Amma onlar da Rize yöresinden gelip yerleştiklerini biliyor ve anlatıyorlarmış.
|
||||
|
|
||||
|
|
||||